BEN DE ÜZÜLMELİYİM

Herkes üzülmüş bugün o halde ben de üzülmeliyim.

Malesef geldiğimiz nokta tam olarak burası. Kıyafetlerimiz, konuşmalarımız, gittiğimiz yerler, fikirlerimiz derken artık duygularımızda başkaları ile daha doğrusu popüler olan duygular ile aynı oldu. Bu durumu üç yönden incelemek gerektiğini düşünüyorum. Birincisi NEDEN böyle oluyor? İkincisi Nasıl böyle oluyor? Son olarak aslında biz KİMİZ?

Gerçekten bu durmun nedenleri, nasılları ve yaşanan kimlik bulanımını didaktik bir anlatımla, yazmak isterdim. Ancak günlük hayatın içerisinde tanık olduğumuz davranışlar ve tepkileri örnek göstererek zihnimizi kurcayalayan sorular sorark anlatmayı daha faydalı buluyorum. Tüm bu gerçekleri, son günlerin en popüler üzüntüsü olan Neslican’a üzülmekten örnekler vererek anlatmaya çalışacağım.

Başlamadan, Neslican’a artık bizlerin müdahil olamayacağı hayatında mutluluk ve huzur dliyorum.

Pekala bizler NEDEN üzüldük?

Neden hiç tanımadığımız birinin hayat mücadelesine ortak olmaya çalışırken, hemen yanıbaşımızda, belki de komşumuz olan, falanca abinin/ablanın evine ekmek getirme mücadelesine hiç sahip çıkmadık?

Neden Neslican’ın mücadelesi bize umut oldu? Oysa biz “yarın hayatta olabilecek miyim” endişesine hiç düşmemiz insanlarız. Hatta çoğumuz herhangi bir endişe sahibi bile değiliz.

Bu hastalığa ilk yakalanan Neslican olmadığı gibi son yakalananda O olmayacak. Neden biz O’na sahip çıktık?

Dile kolay tam üç defa kanseri yenen bir mücadele var oratada. Neden dördüncüde umudumuzu kaybettik?

Şimdi kalksak gitsek bir hastanenin onkoloji bölümüne, orada ne kadar çok hayat mücadelesi var. O hayatlara dokunmak yerine neden umuduzı kaybettik?

Neden televizyonda ya da internette popüler olmamış bir hayata dokunamıyoruz?

Gelelim ikinci soruya bizler NASIL üzüldük?

O kadar üzülmüştük ki, bu üzüntü sadece hikaye atarak anlatılamazdı, bizde fotoğraf paylaştık. “Hikayede/storyde kalmasın dediler.” Tanıdık geldi mi?

Öyle kahrolmuştuk ki, bunu sadece sosyal medyada paylaşmak yetmezdi, bu konuda henüz paylaşım yapmamış arkadaşlarımıza haberde verdik. Hala haberi olmayanlara duygusuzsun dedik.

Muazzam derin etkilenmiştik bu durumdan haliyle kadıncağızı akşam ki planımıza ortak etmemek olmazdı. Hele bunu paylaşmamk haşa. “Canım Kadın keşke gerçekten burada olsan.” Hatırladınız değil mi?

Tüm bunları yapan bizler aslında KİMİZ?

Bir yandan kahkahalar atarken, diğer yandan kahrolan duygusal ucubeliriz aslında.

Kimsenin hayatına dokunmamış hatta dokunabilecek cesareti olmayan merhamet simsarlarıyız.

Üç gün sonra ne olduğunu bile unutacak olmamıza rağmen, bu olan her neyse onu hayatımızın en kötü anı olarak anlatan, edebi budalalarız.

“Yok artık bu kadar da saçma şey olmaz. Birinin acısını paylaşmak böyle hakaret edilebilecek bir şey değildir…” Dediğinizi duyar gibiyim. SUSUN. Çünkü paylaşmak hatırlamayı gerektirir, kullanıp atmayı değil. Hala inanmıyor musunuz?  O zaman bir düşünün bakalım, geçenlerde yine bizi kahreden bir şey olmuştu, bir kadın kızının önünde öldürülmüştü. Sahi neydi O kadıncağızın adı?

Hiçbirimiz üzülmedik aslında. “O zaman söyediğimiz onca duygusal söz, onlar ne oluyor?” onlar herkes gibi olmak istemimizin duygusal karşılığıydı sadece.

Gerçekten üzülmüş olsak AVM ler dolu olmazdı. Barlar sokağından müzük sesi gelmezdi. Hiç ertelenen bir düğün görünüz mü? Adetimizdir hani, büyük üzücü bir şey olursa nikah olur ama düğün iptal edilir.

“Ah o şirkette ki falanca yok mu? Herkesin arkasından konuşuyor.”

“Eylül geldi, Eylül başkadır. Aşk ayı Eylül.”

“Bu havalarda karar versin artık canım, ne giyeceğimizi bilemiyoruz. Sahi bu yakışmış mı böyle?”

Kimse demedi, paylaşmadı değil mi bunları?

Hala açıp bakmadıysan adı Emine idi.

BENNAGÜLMEZ

Bir cevap yazın

KAPAT